
3 Mart 1924 tarihinde Türkiye’yi laikleştiren yasalar olarak bilinen üç önemli yasa kabul edilmiştir. Üç devrim yasası, teokratik monarşiden laik Cumhuriyete, çok milletli ve muhtar eyaletli devletten ulusal ve üniter devlete geçişin ve tam anlamıyla çağdaş bir toplum olma yolunun en önemli aşamalarından biridir.
Osmanlı Devleti'nde birçok dinsel ve yabancı hukukun ayrı ayrı uygulandığı çok hukukluluk geçerliyken genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ülkedeki hukuk birliğini sağlayarak Türk ulusunun yargı egemenliğini güvence altına almış, din ayrımını kaldıran çağdaş laik hukuk düzenini aşamalarla oluşturmuştur. Üç devrim yasası, laik demokratik Cumhuriyet yolundaki en önemli aşamalardan biridir.
1) 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Şeriye ve Evkaf [Vakıflar] ve Erkânı Harbiyei Umumiye [Genelkurmay] Bakanlıklarının Kaldırılmasına Dair Kanun’un gerekçesinden:
“DİN VE ORDUNUN POLİTİKA AKIMLARI İLE İLGİLENMESİ BİRÇOK SAKINCALAR DOĞURUR”
“Din ve ordunun politika akımları ile ilgilenmesi birçok sakıncalar doğurur. Bu gerçek bütün uygar milletler ve hükûmetler tarafından bir temel ilke olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan yeni bir hayat varlığı sağlamakla görevli bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasasında zaten ifadesini bulmuş olan Şeriye ve Evkaf Bakanlığı ile Erkanı Harbiyei Umumiye Bakanlığının bulunması uygun olmaz.” (Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar, Atatürk Araştırma Merkezi, Prof. Dr. Reşat Genç, 2006, s.3)
Bu Devrim Kanunu ile din ve ordunun siyasetin içinde yer alması önlenerek Şeriye ve Evkaf Bakanlığı ile Erkânı Harbiyei Umumiye Bakanlığı kaldırılmış, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı kurulmuştur. Kanunun ilk maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev alanı belirlenmiştir. Buna göre hukuki işlemlere ait hükümler Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev alanında değildir:
“Madde 1- Türkiye Cumhuriyeti’nde, kişiler arası ilişkileri düzenleyen hukukî işlemlere ait hükümlerin yasama ve yürütme yetkisi TBMM ile onun oluşturduğu hükûmete aittir. Apaçık İslâm dininin bundan başka inançlar ve ibadetlerle ilgili bütün hükümlerinin ve işlerinin yürütülmesi ve dinî kurumların yönetimi için Cumhuriyet’in başkentinde bir Diyanet İşleri Reisliği makamı tesis edilmiştir.”
16 Kasım 1937'de çıkarılan Nizamnamede de Sual- Cevap konusuna sınırlama getirilmiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı Danışma Kurulu’nun ancak ibadetlere, inançlara ve Medeni Kanun’un yayınlanmasından önceki zamana ait miras gibi konulara ilişkin sorulara cevap hazırlayacağı açıklanmıştır. (RG: 16 Kasım 1937 – 3760)
Bugün de Anayasa’nın 136. maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini laiklik ilkesi doğrultusunda yerine getireceği açıklanmıştır.
Yukarıdaki temel ilkelere karşı günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, 429 sayılı Kanunla belirlenmiş temel görev alanının dışına çıkarak Medeni Kanun’un yayınlanmasından sonraki zamana ait boşanma, miras, kira sözleşmesi gibi hukuksal konularda fetvalar vermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türk Medeni Kanunu veya Türk Borçlar Kanunu yürürlükte değilmiş gibi yürütülen bu faaliyetler Anayasaya ve laik hukuk düzenine aykırıdır.
1965 yılında 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunla, yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, Din İşleri Yüksek Kurulu ihdas edilmiş, 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Kanun’un Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Nihayet 429 sayılı Devrim Kanunu 1988 yılında yürürlükten kaldırılmıştır. (RG: 8 Kasım 1988 – 19983) Bununla birlikte üç devrim yasasından biri olan 429 sayılı Kanunun amaç ve ilkeleri laik Cumhuriyet’in amaç ve ilkeleri doğrultusunda olup ve geçerliliğini korumaktadır.
2) Halen yürürlükte olan 3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat [Öğretimlerin Birleştirilmesi] Kanunu’nun gerekçesinden:
“MİLLETİN DUYGU VE DÜŞÜNCE BAKIMINDAN BİRLİĞİNİ SAĞLAMAK İÇİN ÖĞRETİM BİRLİĞİ’’
‘’Bir devletin genel eğitim ve kültür politikasında, milletin duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak için öğretim birliği en doğru, en bilimsel, en çağdaş ve her yerde yararları ve güzellikleri görülmüş bir ilkedir. (..) Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder. Kanun teklifimizin kabulü durumunda Türkiye Cumhuriyeti’nde bütün bilim (irfan) kurumlarının bağlı olacakları tek makam Millî Eğitim Bakanlığı alacaktır.” (Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar, Atatürk Araştırma Merkezi, Prof. Dr. Reşat Genç, 2006, s.19)
Türkiye Cumhuriyeti eğitimde ulusal, bilimsel ve laik esasları kabul etmiştir. Bu Devrim Kanunuyla medreseler kaldırılmış, bütün eğitim kurumları Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış, eğitim alanındaki kapitülasyonlara son verilmiş, ülkemizdeki öğretim birliği sağlanmıştır. Nisan 1924’te bazı yabancı okullar kurallara uymadıkları için kapatılmıştır. Mart 1926’da Türkiye’de hiçbir okulun Millî Eğitim Bakanlığı’ndan ruhsat almadan açılamayacağı hükme bağlanmıştır. Okul kayıtlarının Türkçe tutulması ile Türk Dili ve Türk Tarihi öğretmenlerinin Millî Eğitim Bakanlığı tarafından atanması da yeni düzenlemeler arasında yer almıştır.
Eğitim sistemindeki teokratik uygulamalar yerlerini ulusal, bilimsel ve laik uygulamalara bırakmış; tarih ve yurt bilgisi eğitimi millileşmiştir. Ezbercilik yerine öğrenme ve muhakeme, sadece hafıza yerine deney, inceleme ve eleştiri önem kazanmış, mesleki öğretime, sanat eğitimine, sağlık eğitimine, iktisat ve tasarruf eğitimine, spor eğitimine ve bilimsel kongrelere ayrı önem verilmiş olup Ticaret Okulları, Kız Sanat Okulları, Musiki Muallim Mektebi, Güzel Sanatlar Akademisi açılmıştır.
Türk Devrimi’nin bütün ilerlemelerine ve Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun yürürlükte olmasına karşın günümüzde ilkokul, ortaokul, lise ve milletlerarası özel okullarla ilgili ayrıştırıcı düzenlemelerle ülkemizdeki öğretim birliğini zedeleyen adımlar atılmış bulunmaktadır.
4+4+4 sistemiyle kesintisiz eğitim yerine kademeli eğitim öngörülmüştür.
Yaklaşık yirmi bin köy okulu kapatılmış, köy çocuklarının bir kısmı taşımalı eğitime veya yasa dışı yatılı “medreselere” gönderilmişlerdir.
Mesleki Eğitim Merkezi düzenlemesiyle küçük yaştaki çocuklar bedensel ve zihinsel gelişimlerini tamamlamadan ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılmaktadır.
Diyanet Akademisi düzenlemesiyle YÖK ya da Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olmayan bir kurum dinsel eğitim vermektedir.
Ülkemizdeki öğretim birliğini zedeleyen bütün bu düzenlemeler Anayasa’da belirlenen laik hukuk düzenine aykırıdır.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın iş birliği yaptığı vakıf ve derneklerin tarikat yapılanması içinde olmaları veya tarikatların vakıf, dernek, sivil toplum kuruluşu veya herhangi bir ad altında faaliyet göstermeleri ise öğretim birliğini sağlayan 430 sayılı Devrim Kanunu’na, tarikatları yasaklayan 677 sayılı Devrim Kanunu’na, Millî Eğitim Temel Kanunu’na ve Anayasa’ya aykırıdır.
430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu’yla medreseler kaldırılmış, bütün eğitim kurumları Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış, eğitim alanındaki kapitülasyonlara son verilmiş ve ülkemizdeki öğretim birliği sağlanmıştır. Halen yürürlükte olan bu yasanın korunması, aynı zamanda çocukların sağlıklı koşullarda ulusal, bilimsel, laik ve çağdaş eğitim görme hakkının korunması demektir.
3) 3 Mart 1924 tarihli ve 431 sayılı Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Toprakları Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun’un gerekçesinden:
“HALİFELİK KİSVESİ ALTINDA TÜRKİYE’NİN VARLIĞINI DA ETKİLEYECEK BİR TEHLİKE”
“Türkiye Cumhuriyeti içerisinde halifelik makamının bulunması Türkiye’yi dış ve iç politikasında iki başlı olmaktan kurtaramadı. Bağımsızlığında ve milli hayatında ortaklık kabul etmeyen Türkiye’nin görünüşte bile olsa, dolaylı bile olsa ikiliğe tahammülü yoktur. Yüzyıllardan beri Türk milletinin felaket sebebi (olan) ve sonsuza kadar da fiilen ve hukuken bir Türk İmparatorluğunun çöküş aracı olan hanedanın, halifelik kisvesi altında Türkiye’nin varlığını da etkileyecek bir tehlike olacağı büyük sıkıntılarla edinilmiş deneyimlerle kesinkes belli olmuştur. (..) Esasen halifelik, ilk İslâm devletlerinde ‘hükümet’ anlamında ve vazifesinde ortaya çıkmış olduğundan gerek dünya ile gerekse dinle ilgili olsun, kendisine verilmiş olan bütün görevleri yerine getirmekle yükümlü olan bugünkü İslâm hükümetleri yanında ayrıca bir halifeliğin bulunuşunun sebebi yoktur. Hakikat bundan ibarettir. Türk milleti korku ve endişeden uzak olmak için, gerçeğe uymaktan başka bir biçimde hareket edemez.” (Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar, Atatürk Araştırma Merkezi, Prof. Dr. Reşat Genç, 2006, s.31)
Halen yürürlükte olan bu en büyük Devrim Kanunu’na göre; halifelik makamı kaldırılmıştır. Görevden alınmış halife ve kaldırılmış Osmanlı saltanatı hanedanının üyeleri, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında ikamet hakkından yasaklanmışlardır. Bu kişilerin vatandaşlık sıfatı ve hakları kaldırılmıştır. Bu kişiler Türkiye Cumhuriyeti topraklarındaki tüm taşınmazlarını bir yıl içinde tasfiye etmek zorundadırlar. Aksi halde bu taşınmazlar hükümet eliyle tasfiye edilerek bedelleri kendilerine verilecektir. Padişahlık etmiş kişilerin Türkiye Cumhuriyeti topraklarındaki tapuya bağlı taşınmaz malları millete intikal etmiştir. Hakanlık mülkleri, kaldırılmış padişahlığa ait tüm mülkler ve padişahlık hazinesi içindekilerle birlikte saraylar, kasırlar, binalar ve arazi millete intikal etmiştir.
ATATÜRK: “MİLLET, CUMHURİYET’İN BUGÜN VE GELECEKTE BÜTÜN SALDIRILARDAN KESİN VE EBEDİ OLARAK KORUNMASINI İSTEMEKTEDİR.”
Atatürk, millî varlığı sona ermiş sayılan Türk ulusunun bağımsızlığını kazanarak bilim ve tekniğin esaslarına dayanan ulusal ve çağdaş bir devlet kurulmasını anlattığı Nutuk’ta Osmanlı hanedan ve saltanatı, Cumhuriyet’in dayanması gereken esasları ve halifelik için geniş açıklamalar yapmış, başlangıçta ve sonuçta şunları söylemiştir:
“Sonra, Osmanlı hanedan ve saltanatının devam ettirilmesine çalışmak, elbette Türk milletine karşı en büyük kötülüğü işlemekti. Çünkü, millet her türlü fedakârlığı göze alarak istiklali kazanmış olsa da saltanat sürüp gittiği takdirde, bu istiklale kazanılmış gözüyle bakılamazdı.”
“Halifeliğin durumuna gelince, bilim ve tekniğin nurlara boğduğu gerçek medeniyet dünyasında gülünç sayılmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?”
“1 Mart günü Büyük Millet Meclisi’nin beşinci çalışma yılı dolayısıyla verdiğim nutukta şu üç noktayı özellikle belirttim:
“1- Millet, Cumhuriyet’in bugün ve gelecekte bütün saldırılardan kesin ve ebedi olarak korunmasını istemektedir. Milletin isteği, Cumhuriyet’in denemiş ve olumlu sonuçları görülmüş olan bütün esaslara bir an önce ve tam olarak dayandırılması şeklinde ifade edilebilir.
“2- Millet kamuoyunda tespit edilen eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ilkesinin bir an önce uygulanmasını gerekli görüyoruz.
“3- Müslümanlığın, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere bir siyaset vasıtası olarak kullanılmaktan kurtarılmasının ve yüceltilmesinin şart olduğu gerçeğini de görmüş bulunuyoruz.”
“İşaret ettiğim bu üç konu ortaya atıldı ve görüşüldü.”
“Saat 18.45’te görüşmeler bittiği zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 429, 430 ve 431’inci kanunlarını çıkarmış bulunuyordu.
“Bu kanunlara göre ‘Türkiye Cumhuriyeti’nde millet işleriyle ilgili kanunları yapma ve yürütme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun kurduğu hükûmete verildi’; ‘Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmış’ oldu.
“Türkiye içindeki bütün bilim ve öğretim kurumlarıyla, bütün medreseler Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlandı.
“Halife görevinden uzaklaştırıldı ve hilâfet makamı kaldırıldı. Uzaklaştırılan halife ve tarihten izi silinmiş Osmanlı hanedanının bütün mensuplarına Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturma hakkı süresiz olarak yasaklandı.”
“Efendiler, açık ve kesin söylemeliyim ki, Müslümanları hâlâ bir halife korkuluğu ile uğraştırıp aldatmak gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılıp hayal kurmak da ancak ve ancak cahillik ve gaflet eseri olabilir.” (Kemal Atatürk, Nutuk, Atatürk Araştırma Merkezi, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, 2007, s. 10, 573-575)
ÜÇ DEVRİM YASASI TÜRKİYE’NİN LAİKLEŞMESİ YOLUNDA ATILAN EN ÖNEMLİ ADIMDIR:
Millî Mücadele ile ulusal bağımsızlığın kazanılması, saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyet’in ilanından sonra kabul edilen üç devrim yasası, Cumhuriyet’in bütün gereklerinin yerine getirilmesi yolunda atılmış en önemli adımdır. Türkiye’yi laikleştiren üç devrim yasasını izleyen çağdaş gelişmeler aşamalarla gerçekleştirilmiştir ve özetle şöyledir:
1924 Köy Kanunu, 1924 Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Avukatlık Kanunu ile Avukatlık mesleğinin Türk vatandaşlarına özgülenmesi, 1924 şeriye mahkemelerinin kaldırılması ve çağdaş mahkemeler teşkilatı kurulması, 1924 Anayasası’nın kabulü, 1925 Şapka Kanunu, 1925 tarikatların yasaklanması ve tekke ile zaviyelerin kapatılması, 1926 milletlerarası takvim ve saatin kabulü, 1926 Türk Medeni Kanunu, 1926 Türk Borçlar Kanunu, 1926 Türk Ticaret Kanunu, 1927 Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, 1928 Anayasa’dan laik devlet anlayışına aykırı hükümlerin çıkarılması, 1928 milletlerarası rakamların kabulü, 1928 Türk Vatandaşlığı Kanunu, 1 Kasım 1928 Türk harflerinin kabulü, 1930 Türk kadınına belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı, 1930 Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 1931 Ölçüler Kanunu, 1933 Türk kadınına muhtar olma ve köy heyetini seçme hakkı, 1934 lakap ve unvanların kaldırılması, 1934 bazı kisvelerin giyilemeyeceğine ilişkin düzenleme, 1934 Türk kadınına milletvekili seçme seçilme hakkı, 1937 Köy Eğitmenleri Kanunu ve 5 Şubat 1937 Atatürk ilkelerinin Anayasaya girişi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk düzeni, din, ırk ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın kanun önünde eşitlik getiren, hukuk birliğini sağlayan, din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan laik hukuk düzenidir.
Anayasa’nın Başlangıç Bölümü’nün 5. paragrafına göre hiçbir faaliyet Atatürk ilkeleri ve devrimleri karşısında koruma göremez, laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duyguları devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamaz.
Anayasa’nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Anayasa’nın 14/1 maddesine göre Anayasa’da yer alan hak ve özgürlüklerden hiçbiri, demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
Anayasa’nın 24. maddesine göre kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma amacıyla dini veya din duygularını istismar edemez ve kimse dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Din esaslarını sadece dinsel hayatta değil hukuksal, ekonomik ve siyasal düzenlemelerde de geçerli kılmayı hedefleyen faaliyetler, ülkemizdeki hukuk birliğini sağlayan laik Cumhuriyet hukukuna ve Anayasaya aykırıdır.
Laik Cumhuriyet hukukuna aykırı faaliyet yürüten tüm yapılanmaların faaliyetlerine son verilmesi zorunludur.
Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olmamalıdır!
Birinci görevimizin Türk ulusunun bağımsızlığını ve laik Cumhuriyetimizi sonsuza kadar korumak ve savunmak olduğunun bilinciyle 3 Mart 1924 tarihli devrim yasalarının kabul edilişinin 100. yılını kutluyor, büyük önder Atatürk ve mücadele arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyoruz.
İstanbul Barosu Cumhuriyet Araştırmaları Merkezi