Giriş Tipini boş bıraktınız!

Sicil No'yu boş bıraktınız!

Kullanıcı Adını boş bıraktınız!

Şifrenizi boş bıraktınız!

Kapat

Unvanı boş bıraktınız!

Sicil No'yu boş bıraktınız!

T.C Kimlik No'yu boş bıraktınız!

Kullanıcı adını boş bıraktınız!

Kapat

Şifremi Unuttum işlemi tamamlandığında kayıtlı cep telefonu numaranıza Kullanıcı Adı ve Şifreniz gönderilir

Unvanı boş bıraktınız!

Sicil No'yu boş bıraktınız!

T.C Kimlik No'yu boş bıraktınız!

Kapat
HABERLER
  • Son Güncelleme : 27.09.2019 21:49
  • Haber Giriş : 02.10.2019 09:07
  • Etkinlik : 01.10.2019

Yargı Reformu Hakkında

Yargı Reformu Strateji Belgesi, 30 Mayıs 2019 tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından kamuoyuna açıklanmıştır. Reform paketinin kanun teklifi olarak yeni yasama yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde öncelikle görüşülecek olması nedeniyle İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi olarak sürece ilişkin genel kanaatlerimizi kamuoyuyla paylaşma gereği doğmuştur.
Reform paketinde yargının esas sorunu göz ardı edilmektedir. Zira ülkemizde yargıya ilişkin sorunların temel nedenleri; erkler ayrılığı ilkesiyle bağlantılı olarak yargı bağımsızlığının sağlanamaması, kanunların hatta Anayasamızın birçok hükmünün uygulanmasında ortaya çıkan zihniyet problemleri ve yeni hükümet sisteminin yol açtığı sistemik açmazlardır. Ne var ki reform paketi bu temel sorunlara ilişkin herhangi bir çözüm yaklaşımı sunmamaktadır.


Reform paketine ilişkin ilk sorun, paketin yürütme organı tarafından hazırlanması ve kamuoyuna açıklanmasıdır. Anayasanın 88. maddesine göre kanun teklif etme ve yapma tekeli Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerindedir. Buna rağmen reform paketi Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanmış ve ilan edilmiştir. Şüphesiz buradaki temel sorun, yeni hükümet sistemi çerçevesinde, Cumhurbaşkanının hem yürütmenin başı olması hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde en fazla üyeye sahip partinin genel başkanı olması nedeniyle erkler ayrılığının sağlanamamasından kaynaklanmaktadır. Yürütme organıyla yasama arasındaki hassas denge gözetilmeden, yasama faaliyeti olan kanunlar marifetiyle yargıyı reforme etmek de sağlıklı bir sonuç doğurmayacaktır. Bu durumda her düzenleme açısından söz konusu olacağı gibi yargı teşkilatı ve yargılama süreçlerinde de yürütme erkinin gölgesinin mevcudiyetini sürdüreceği kanaati oluşmaktadır.


Öte yandan, her ne kadar reform paketinin paydaşlarla müzakere yoluyla oluşturulduğu ifade edilse de İstanbul Barosu başta olmak üzere baroların uzun zamandır gündeme getirdiği birçok sorun reform paketine yansıtılmadığı gözlemlenmiştir. Reform paketinin içeriğinin, yargı organının esas sorunları yerine birtakım teknik sorunlara somut çözüm önerileri getirdiği görülmektedir. Hak ve özgürlükler yönünden getirilen hükümler ise büyük ölçüde zaten ek bir düzenlemeye gerek olmaksızın Anayasa, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi çerçevesinde Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarından yola çıkılarak kolaylıkla uygulanabilecek kurallardır.
Örneğin ifade özgürlüğüne yönelik tek düzenleme olarak, Terörle Mücadele Kanunu’na eklenmesi öngörülen “haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının terör örgütü propagandası suçunu oluşturmayacağı” yönündeki hüküm yada özgürlük ve güvenlik hakkı açısından Ceza Muhakemesi Kanunu’nda [CMK] yapılacak değişiklikle sadece soruşturma evresi yönünden bir sınırlama getirilerek azami tutukluluk sürelerinin kısaltılması gibi düzenlemelerle, aslında, yargı organları tarafından dikkate alındığı takdirde zaten uygulanmak zorunda olan, ancak uygulamada gereği gibi dikkate alınmadığı gözlemlenen, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile garanti altına alınmış asgari ilkelere atıf yapılmakla yetinildiği gözlemlenmektedir. Bu çerçevede, yargı sisteminin kendisine ilişkin gerçek bir reform süreci hedeflendiğinde, esas çözümün, mevzuatımızda zaten var olan hükümlerin ve bağlayıcı nitelikteki temel hukuk kurallarının somutlaştırılmasına yönelik hukuk kuralları ihdas etmek değil, bağlayıcı nitelikteki hukuk kurallarına ve yargı kararlarına uymayan adli ve idari mercilerin sorumluluklarının önündeki engelleri kaldırmak olduğu görülecektir.


Diğer yandan, kamuoyuna yansıyan reform paketinin asıl olarak bir kanuni düzenleme yoluyla düzeltilebilecek birçok sorunu da göz ardı ettiği görülmektedir. Avukatların öncelikli talebi yeşil pasaport değil, adalete etkili erişimin ve adil yargılanma hakkının önündeki engellerin kaldırılmasıdır. CMK’nın 149. maddesinde yer alan müdafi sınırlaması, müdafilikten keyfi olarak yasaklanmaya kapı açan 151. madde hükmü, müdafi ile görüşmeyi keyfi olarak sınırlanmasının önünü açan 154. maddenin ikinci fıkrası hükmü başta olmak üzere adalete etkili erişimi ve savunma haklarını kısıtlayan birçok düzenleme kanun değişikliğiyle giderilebilecek sorunlardır. OHAL döneminde kabul edilen ve kanunlaşarak OHAL sonrasında da geçerli hale getirilen bu düzenlemeler için reform paketinde bir değişiklik öngörülmemektedir. Öte yandan CMK’nın 268. maddesi uyarınca sulh ceza hakimliklerinin kararlarına itiraz yönünden uygulanan kapalı devre denetim usulü de yeni bir kanuni düzenlemeyle değiştirilebilecek nitelikte olmasına rağmen reform paketinde yer almamaktadır. Son olarak, OHAL KHK’leri ile haklarında bireysel işlem tesis edilen kişiler için getirilen OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu’nun yapısı, yetkileri, işleyişi ve başvuruları karara bağlama hızı konusundaki sorunlar da reform paketinde bulunmamaktadır.


Türk yargısının esas sorununun bağımsızlık ve zihniyet olduğunu tekrar vurgulamaktayız. Özellikle Anayasa değişikliği hakkındaki 6771 sayılı Kanunun kabul edilmesiyle beraber, yargı organı yürütme organının kontrolüne bırakılmıştır. Anayasa’nın 159. maddesi değiştirilerek, Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin neredeyse tamamının seçimi Cumhurbaşkanına bırakılmıştır. Yine Anayasa’nın 146. maddesi uyarınca Cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi üyelerinin beşte dördünü doğrudan belirleme yetkisine sahiptir. Öte yandan Cumhurbaşkanı, hâkim olduğu meclis çoğunluğu yoluyla, yargıyla ilgili olanlar dahil, kanuni düzenlemelerin yapılmasında da fiili olarak söz sahibidir. Üstelik, Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 9/A maddesi çerçevesinde, hâkim ve savcıların mesleğe girişlerinde, Cumhurbaşkanlığı teşkilatının bir parçası olan Adalet Bakanlığı’nın etkili olduğu, yargı denetimi zor olan bir mülakat sistemi uygulanmaktadır. Anayasa’nın hâkimlerin göreve gelmesi usulünün mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatlarına uygun olarak düzenleneceğini öngören 140. maddesine rağmen uygulanan bu sistem, hâkim ve savcılık mesleklerine henüz giriş aşamasında yürütme organına bağlılığı ve patronajı doğurmakta, liyakati engellemektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi tarafından da (14.12.1995 tarihli E.1995/19 K.1995/64 sayılı karar) vurgulandığı üzere, hâkimlik ve savcılık mesleklerine giriş aşamasındaki sınavların yürütme organının etkisinde olması Anayasa’nın 138,139, 140 ve 159. maddelerine aykırıdır.

Şu hâlde, gerek göreve gelmede gerekse görev sırasında bağımsızlığa ve teminatlara fiili olarak sahip olmayan hâkim ve savcıların yürütme organının güdümünde karar vermeleri kaçınılmaz olup bu sorunun biçimsel birtakım kanun değişiklikleriyle çözülemeyeceği açıktır. Bu sorun öncelikle hukukun üstünlüğünü önceleyen bir zihniyet değişikliğini zorunlu kılmaktadır. Ancak bu da tek başına yeterli değildir. Yargı bağımsızlığı ve adalete etkili erişim, ancak yasama-yürütme-yargı ilişkisinin temellerinin yeniden ele alındığı, erkler ayrılığını sağlayan yeni bir anayasal zeminle mümkündür. Bu şartları sağlamayan hiçbir reform paketinin demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını güçlendirmesi mümkün değildir.

İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi olarak yargı bağımsızlığı ve adalete etkili erişim yoluyla insan haklarının korunabilmesi için aşağıdaki hususları önemle vurgulamaktayız:

1. Öncelikle Anayasanın mevcut hükümlerine, Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca iç hukukumuzun bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve içtihatları başta olmak üzere uluslararası insan hakları normlarına uyulmalı, bu şekilde hukuk devleti ilkesi çerçevesinde hareket edilerek tüm siyasi partiler, sivil toplum ve hukuk kurumlarının dahil olacağı bir reform süreci yürütülmeli ve gecikmeksizin hayata geçirilmelidir.

2. Savunma haklarına getirilen ölçüsüz sınırlamalar ve OHAL tedbirlerini olağanlaştıran kanuni düzenlemeler kaldırılmalıdır.

3. Erkler arası ilişki yargı bağımsızlığını ve hukuk devletini temin edecek şekilde anayasal düzlemde yeniden düzenlenmelidir.

4. Hukuk kurallarına ve bağlayıcı yargı kararlarına uygun davranmayan kamu görevlilerinin sorumluluğuyla ilgili somut düzenlemeler yapılmalıdır.

İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi olarak, hukukun üstünlüğünün ve insan haklarının sağlandığı bir hukuk toplumuna erişme gerekliliğinin ve bu husustaki sorumluluğumuzun bilincinde olduğumuzu, hukuk devleti ilkesi çerçevesinde anayasal demokrasi talebiyle, yeni yasama yılı sürecindeki her türlü girişimin takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz.

İSTANBUL BAROSU İNSAN HAKLARI MERKEZİ

 

YAZDIR
Yükleniyor...