Giriş Tipini boş bıraktınız!

Sicil No'yu boş bıraktınız!

Kullanıcı Adını boş bıraktınız!

Şifrenizi boş bıraktınız!

Kapat

Ünvanı boş bıraktınız!

Sicil No'yu boş bıraktınız!

T.C Kimlik No'yu boş bıraktınız!

Kullanıcı adını boş bıraktınız!

Kapat

Şifremi Unuttum işlemi tamamlandığında kayıtlı cep telefonu numaranıza Kullanıcı Adı ve Şifreniz gönderilir

Ünvanı boş bıraktınız!

Sicil No'yu boş bıraktınız!

T.C Kimlik No'yu boş bıraktınız!

Kapat
HABERLER
  • Son Güncelleme : 18.07.2017 13:31
  • Haber Giriş : 05.07.2017 23:14
  • Etkinlik : 05.07.2017

İlk HSK Tasarrufuna Egemen Olan Algı, Son Olmalıdır

HSK’nın “Yaz Kararnamesi” adı altında yayınladığı 3 Temmuz 2017 tarihli ilk kararnamesi, özellikle de taşıdığı öz itibariyle, “çok tehlikeli” olarak nitelenebilecek sonuçların işareti niteliğindedir.

“Çok tehlikeli” gelişmeleri önceden haber vermek gibi bir öngörünün sahibi olan İstanbul Barosu, bu alanda da “erken uyarı istasyonu” olarak, aşağıdaki hususları tarihe not düşmektedir:

• Bu kararname ile yargıç ve savcıların “yer yönünden güvencesi” açıkça çiğnenmiştir. Bir üst görev olsa dahi, kendi rızası dışında ataması yapılamayacak yargıç/savcılar, öyle bir rıza aranmaksızın atanmıştır. Bu kararnameye egemen olan yaklaşım, uluslararası kurallara aykırıdır.

• Yargıçlar Sendikasının yöneticileri, bu kararname ile “cezalandırılmıştır”. HSK’nın bu cezalandırmayı, sahip bulunduğu yetkilerden aldığı güçle sağlayabilmesi, tek başına tasarrufunu “hukuki” kılmaz. Kanuni kılsa da hukuki kılmaz. Adalet Bakanlığının “sendika aidatı” keserek tanıdığı bir örgütlenmenin, ILO Sözleşmesi çerçevesinde HSK eliyle dağıtılması, evrensel hukukla uyumluluk iddiasını haklı kılmayacaktır.

• Sadece Sendika Üyesi yargıç/savcılar için değil, hatta bu sendikaya karşıtlıkları bilinen ancak mesleklerini her türlü “olumsuz kılınan” koşullarda dahi hakkıyla yerine getirmeye çalışan yargıç/savcılar için yapılan tercihler de ciddi bir kaygı nedenidir.

• Bu “yaz kararnamesi”, şimdiye kadar tanık olduğumuz kararnamelerden farklı bir nitelik taşımaktadır. Bu kararname ile, bazı yargıç/savcıların “zoraki emeklilik planları” yapılmıştır.    

İstanbul Barosu olarak, seçim şekline ilişkin bütün muhalefetimize karşın, göreve başlayan HSK ile ilgili “önyargılı” tezler üretmemek konusundaki yaklaşımımız, Kurulun alacağı kararları izleme temeline dayanmakta idi.  3 Temmuz Kararnamesi, izlediğimiz ilk örnek itibariyle, iyiniyetli bu yaklaşımlarımızın sorgulanmasına yol açmıştır.

Yargı dünyasının “hancıları” olan avukatlar olarak, aynı dünyanın “yolcularına” açıkça ilan ederiz ki, bu yaklaşımlar, bizim geçmişte “cemaat yargısı” olarak niteleyip mücadele ettiğimiz uygulamaların örneğidir. Bu örneğin, giderek yargının siyasallaşmasına yol açtığını ve siyaset kurumunun yargı eliyle hukuksuzluğu meşrulaştırdığını biliyoruz.

HSK; “bağımsız” ve “tarafsız” bir yargı amaçlamakta mıdır? Temel soru budur.

Bu sorunun yanıtı, Anayasaya hüküm koyarak değil, uygulama örnekleri ile somutlanacaktır. Uygulama örneklerindeki olumsuzluklar, giderek yargıyı siyasal stratejilerin uygulanmasının bir aracı olmaya yönlendirecek ve saygınlığının da yitirilmesine yol açacaktır. “Yargı kararlarına saygı duyulması” yönündeki temel kavramların, cemaat yargısının egemen olduğu dönemde tümüyle tüketilmiş olması, yeni döneme ilişkin bir ışık olmalıdır. Bu kavramların ve bizatihi yargının yeniden hakettiği saygınlık noktasına ulaşabilmesi, gerçekten bağımsız ve gerçekten tarafsız bir yargı dünyasının oluşturulması ile olasıdır.

Unutulmamalı ve mutlaka bilinmelidir ki, kendi şeyhini mehdi zanneden tek cemaat FETÖ değildir. “Yargı bürokrasisinin örgütlenmesi” gibi bir yaklaşımdan hareketle başlatılan uygulamaların, “liyakat” temelinden ayrılarak “sadakat” temelinde geliştirilmesi, sadece yargının saygınlığının yitirilmesi sonucunu doğurmayacak, 15 Temmuz örneğinde görüldüğü gibi, ülkeyi tehdit eden çok ciddi sonuçlar doğuracaktır.

HSK, an itibariyle bu sorumluluğu da taşıyan bir kurumsallıktır. Beklentiler de bu sorumluluğun bilincinde olduğunun gözlenmesi yönündedir. Ne yazık ki, 3 Temmuz kararnamesi, bu sorumluluğun farkındalığı konusunda Baromuzda ciddi bir kuşku uyandırmıştır.

Yargıç ve Savcıların 1/3’ünü ihraç eden, ¼’ini de hapse atan bir ülkede, yargı dünyasının “adalet sağlayıcı” bir ölçekte planlanması, sadece yargıyı değil, ülkeyi de derinden etkileyen bir uğraştır. Bu uğraşın doğru paradigması, 3 Temmuz Kararnamesindeki yaklaşım değildir.

İstanbul Barosunun birikmiş belgeleri, geride bıraktığımız günlerden itibaren bugünleri öngören benzeri uyarıları içermektedir. Özellikle 12 Eylül 2010 Referandumundan sonra, “yalnız başına kaldığımız zamanlarda bile” bıkmadan ve bedel ödeyerek yaptığımız uyarılara alamadığımız yanıtlar, 15 Temmuz 2016 günü anlaşılmıştı.

Biz işbu belgeyi, yıllar sonra anımsamak/anımsatmak istemiyoruz.

İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI

YAZDIR
Yükleniyor...